FETHULLAH GÜLEN - Tedricî intihar olduğu için sigara haramdır
Sigaranın sebep olduğu çok çeşitli rahatsızlıklar var. Bu rahatsızlıkların yanısıra sebep olduğu ailevî, iktisadî ve içtimaî problemler var. Sigaraya verilen para tamamen israf olduğu için haramdır hem de çoluk çocuğun rızkından kesilerek verildiğinden, doğrudan kul hakkı ihlali söz konusudur. Sigara içilen kapalı mekânlarda, kahvelerde pasif içiciler dumanaltı oluyor, bundan çok olumsuz etkileniyor. Bu, hem içenler hem de pasif içiciler için tedricî bir intihardır. Sigarayı içen, zehirlediği insanın da hakkına girmektedir. Sayısını tahmin edemediğimiz binlerce gencecik insan bir hiç uğruna telef olup gidiyor. Bu gerekçeler göz önüne alındığında sigara haramdır. Selef ulemasının bu mevzuda net bir fetva vermemiş olması ihtimal o dönemde sigaranın zararlarının bu derece bilinmeyişindendir. Eğer onlar da sigaranın zararlarının bu derece olduğunu bilselerdi fetvaları daha farklı olurdu.
PROF. HAYRETTİN KARAMAN - Sigara, 3 sebepten dolayı dinen haramdır
Üç sebepten dolayı sigara tiryakiliği ve sigara dinen haramdır. Birinci olarak sağlığa zararlıdır. İkincisi çevreye ve insanlara zarar vermektedir. Şeran boşa para vermek israftır. Sigaraya verilen ise boşa verilmenin yanında sağlığa zarar veren bir şeye verilmesinden dolayı israftır. Bunlar tek başlarına bile haramken üçü bir arada olduğunda sigaraya ve tiryakiliğine haram hükmü verilir. Geçmişte İslam alimlerinin bir kısmı sigaraya mekruh veya mubah hükmünü vermeleri tamamen bilgisizlikten kaynaklanmaktadır. Tıbbi tahliller ortada yokken zararının bu kadar tehlikeli olduğu bilinmezken mubah veya mekruh hükmü verilmiştir.
Sizce lübnan'a asker göndermekte biraz gecikmedik mi?Sanırım hepinizin cevabı evettir.Bir ülke askeri vatanlarını korumak için yetiştirir..fakat bunun yan sebebleri olarak gerekdiğinde başka ülkelere asker gönderme gibi bir yetkileri de bulunurken ..."biz yetiştirdiğimiz yavrularımızı lübnan'a gönderemeyiz"diyor...
Merak ediyorum acaba bunu söyleyenin içi ne derece rahat veya rahat mı???
Bu ülkenin çocukları lübnandaki çocukların tanklara attığı taşlarla şişe vurmaca oynuyosa bu onların değil bizim ayıbımızdır.
Size sesleniyoruz lübnana yardımdan kaçınan gayrimüslim ülkeler.....Hadi onlar müslüman diye yardım etmiyosunuz onu anladıkta bari insanlık adına bi yardımda bulunun...
Savaş esnasında yardım etmeyenler size sesleniyoruz..bari savaş sonrası onların yaralarının sarılmasında yardımcı olun...
26/6/2006 - Ya Nebi, seni daha çok tanımaya ihtiyacımız var...!
Günümüzde hayatların en üstünü ve en nurlusu Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerinin, bugünün insanının tam yararlanabileceği şekilde felsefesi yapılarak takdim edildiği eser sayısı maalesef bir elin parmaklarını geçmiyor. Halbuki bu tarz eserlere çok ciddi ihtiyacımız var. Efendimiz’in yüce hayatı, her devre uyabilecek şekilde, kendi genişliği içinde ele alınıp felsefesi yapılmış olsaydı ve Müslümanlar ona göre hayatlarına bir çeki düzen verselerdi bugün bu durumda olmazdık.
Bir mümin, Efendimiz’in hayatını çok iyi bilmelidir. Onunla ilgili kitaplar okunurken her mesele üzerinde derin derin düşünerek Efendimiz’i anlamaya gayret etmelidir.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i bize en güzel anlatıp intikal ettiren kitap, şüphesiz ki Kur’ân-ı Kerim’dir. İnsanlığın anlaşılması için Efendimiz’in anlaşılmasına ve Efendimiz’i anlamak için de Kur’ân’a müracaat etmeye ihtiyaç vardır. Peygamberimizin, ahlakını öğrenmenin birinci kaynağı Kur’ân’ın kendisidir. Çünkü, O’nun ahlakı hakkında bilgi almak isteyenlere Hz. Aişe, “Siz Kur’ân okumuyor musunuz? O’nun ahlakı Kur’ân idi.” demiştir. Kur’ân’ı bilmeyen, Efendimiz’i de, kâinatı da, Allah’ı da bilemez.
Nebiler Serveri’nin (sas) büyüklüğünün gözümüzün önünde belirmesi için Allah’ın Kur’ân’da Efendimiz hakkında ne dediğine bakmak gerekir. Cenab-ı Hak, Rasulü’ne hitap ederken yer yer, “Ey nebi!” der. Arap dilinde bu kelimenin manası çok mühimdir. “Haber getiren” demektir. Seyyid Kutub Hazretleri, Hasan el-Benna’yı anlattığı bir yerde şöyle der: “Sana Benna değil sana “Nebba” demek lazımdı. Çünkü sen bize doğrudan haber getirdin. Sen haber getirensin. Bizim haber alamayacağımız Hak’tan haber getirdin. Müslümanlığa nasıl hizmet edilir? Ondan haber getirdin. Sen Hak’la bizim aramızda bir mesaj oldun.” Bunu derken Kutup çok samimi, çok coşkun ve heyecanlıdır.
SEN GÜNEŞSİN, DİĞERLERİ YILDIZ
O, nebidir, Hak’tan bize haber getirendir. Allah O’na iltifat ederken, “Ya eyyühe’n-nebi - Ey benim mesaj ve haberlerimi ulaştıran!” der. Burada başındaki harf-i tarifle nebi kelimesi bize şunları anlatır: Ey haliyle doğrudan doğruya ümmetine mesaj olan şanı yüce insan! Sen öyle bilinmeyen birisi de değilsin.
Diğer mana âleminin yıldızları arasında Sen güneş gibi zahir bir habercisin. Nitekim İmam Busayri Senin bu özelliğini, “İnsanlığın İftihar Tablosu, bir fazilet güneşi, onlar da yıldızlar gibidirler ki, insanlara ışıklarını ancak her yanın karanlığa gömüldüğü durumlarda izhar ederler.” ifadeleriyle anlatıyor. Evet Senin diğer büyüklere nisbetin güneşin yıldızlara nisbeti gibidir. Sen zuhur edince, onların her birisi bir yerde bir yıldız gibi kalmışlardır. İşte bir de Kur’ân’da Efendimiz’i böyle tanımak lazımdır ki, içimiz Peygamberimiz ile dolsun ve nasıl bir rehberin arkasında bulunduğumuzu anlamış olalım.
Rabb’imize binlerce hamd ve sena olsun ki, bizi Efendimiz’in arkasına bağladı. Vefalı olduğumuz nispette, vefa mukabelesine göre, bizi şefaat dairesi içine aldı. Rabb’im bizi vefayı bozanlardan etmesin. Vefat edeceğimiz ana kadar onu muhafaza edip koruyan salihler zümresine ilhak eylesin.
26/6/2006 - Başarının sırrı, ‘Ben bu işi yaparım!’ azmindedir...
Denebilir ki, hayattaki tüm başarıların temelinde “Ben bu işi yaparım!” azmi yatmaktadır. Nitekim başarısızlıkların temelinde de “Ben bu işi yapamam!” ümitsizliği yattığı gibi.
Efendimiz (sas) Hazretleri ümmetine “Ben bu işi yaparım!” azminde olmayı emir buyurmuş, hatta en yoksul insana dahi bu ümidi telkinden geri kalmamıştır. “Hayatın Gayesi” kitabından vereceğim bir örnekle bu mühim konuyu misaliyle arz etmek istiyorum. Bakalım imkanını sıfırlamış en yoksul insana dahi nasıl bir ümit ve azim telkin etmiş, hiçbir şeyi olmayan adama dahi nasıl ‘Ben bu işi yapabilirim!’ azmi kazandırmıştır?
Eli ayağı sağlam, gücü kuvveti yerinde bir adam “Ya Resulallah sadakaya muhtaç haldeyim, bana yardım.” dedi. Gerçekten de adam fakirlikte dibe vurmuş biri görünümündeydi. Teşebbüs gücünü kaybetmiş, “Ben bir şey yapamam!” ümitsizliğinin kuyusuna düşmüştü sanki. İlk bakışta çalışma engelinin olmadığını gören Efendimiz, “Evinde alınıp satılacak hiçbir şeyin yok mu?” diye sordu. Adam, “Var; geceleri yarısını altıma serip yarısını da üstüme örttüğüm bir cübbem ile içeceğim suyu doldurduğum bir kırbam var!” dedi. “Git bu söylediklerini hemen buraya getir!” buyurdu. Ürkek adam şaşkın halde işin nereye varacağını bilemeden gidip bunları getirdi. Efendimiz orada bulunanlara seslendi: “Bunları kim satın alır?”
Biri cevap verdi: “Ben bir dirheme alabilirim.” Verileni az bulan Efendimiz, “Artıran yok mu?” diye seslendi.
Biri, “Ben iki dirhem veriyorum.” deyince eşya onda kaldı. İki dirhemi alan Efendimiz’in teklifi şöyle oldu: “Bu iki dirhemden birini evinde acil ihtiyaçların için harca. Kalan bir dirhemle de bir iple bir balta satın al, doğruca Medine kenarındaki çalılığa git, oralardan odun topla, iple sarıp sırtına yüklenerek çarşıya getir, sokak sokak dolaşarak odun satmaya başla!..”
Ümitsiz adam şaşkın ve tereddütlü, “Şey! Ben bunları yapamam ki! Ben nasıl odun hazırlayabilirim, nasıl sırtımda çarşıya getirebilirim, kim benden odun alır? Bu mümkün değil!..” dedi.
Efendimiz irşat yüklü ikazını şöyle yaptı: “Allah rızkını yaratmadığı kulunu da yaratmaz. Seni yarattığına göre rızkını da yaratmıştır. Ama sen teşebbüse geçmiyor, var olan rızkının peşinde koşma azmini yitirmiş bulunuyorsun. Rızkının peşine düş, odun getirip satmaya bak!..”
Adam tereddütler içinde kalkıp gitti, baltayla kırda odun hazırladı, iple sarıp yüklenerek şehre getirdi, sokak sokak dolaşmaya başladı. İlk günlerde zorlandı. Aklına, hayaline getirmediği bir işti bu. Aradan tam on beş gün geçmişti. Bir gün mescide, üstünü başını yenilemiş hareketli ve heyecanlı bir adam girdi. Efendimiz tanıdığı bu hareketli adama tebessüm ederek sordu: “Şimdi nasılsın?”
Şen şakrak cevap verdi: “Bütün borçlarımı ödedim, sattığım eşyalarımı da geri aldım. Böyle işleri başaracağımı hiç ümit etmiyordum!” Bunun üzerine, “Birilerinin yaptığı yardımla geçinmektense, sırtında odun taşıyarak kendi alın terinle yaşaman hayırlıdır!” buyuran Efendimiz, ilk hatırlatmasını bir daha tekrar etti: “Allah rızkını yaratmadığı kulunu da yaratmamıştır. Ne var ki teşebbüs gücünü kaybeden kul, rızkının peşinde koşma azmini de kaybeder, birilerinin yardımıyla geçinmeye kendini mecbur sanır, yazık eder kendine.”